1950 ‘li yıllarda Giyim – Kuşam

“Marshall Planı” afiş
Olgunlaşma Enstitüleri

1950 yılları, Türkiye için önemli ve yeni bir dönemin başlangıcıdır. Çok partili hayata geçiş ve DP döneminde NATO’ya üye olan Türkiye, Marshall yardımını da alıp, özel sektörün özendirildiği bir döneme girmiştir. Sınaî Kalkınma Bankası öncülüğünde, özel sektörün özendirilmesi dönemin gelişmeleri arasında sıralanmaktadır. ‘Marshall’ yardımı, Amerika ile Türkiye’yi ilişkiler açısından birbirine yaklaştırmış, uzun yıllar Avrupa’nın özellikle de Paris’in etkisinde kalmış Türk halkı, artık Amerikan Rüyası ile tanışmıştır. Dönemin politikaları ile değişim hızlanırken, dergiler, gazeteler aracılığı ile Amerikan yaşam sistemi, Amerikalı Hollywood starlarının yaşamları ve kıyafetleri hakkında bilgiler verilmeye başlanmıştır. Avrupalı isteği yerini Amerikanlaşmak isteğine bırakmıştır. Amerika, Hollywood film starları aracılıyla, kendi modasını dünyaya tanıtmaya başlamıştır. Türkiye’de 1950’lere hızlı girilmiş ancak, ekonomik sıkıntılar devam etmiştir.Kadınların çoğu kendi elbiselerini kendileri dikmek zorunda kalmış, dikiş makineleri ihtiyaç listelerinin başında yer almıştır. Olgunlaşma enstitülerinin çalışmaları ile toplumun gurur duyduğu bir kurumdur. Enstitüler, batıdan aldıkları modayı, doğu yaşamları ile sentezleyerek koleksiyonlar hazırlamakta ve bu kıyafetler moda kavramının amacına ulaşması sağlanarak ses getirmeye ve talep edilmeye başlamıştır. Sosyete, giyim-kuşam için moda evlerini tercih etmesi sonucu, moda evleri hızla çoğalmış, Amerika’dan ithal modayı yakından izlenmiş, Amerikan modası taklit edilmiştir. Devlet erkanı ve yaşları ileri olan kişiler daha çok Paris modasını tercih ederken, genç kesim Amerikalı yeni modayı tercih etmiştir. Moda alanında gelişmeler yaşanırken, tarımdaki gelişme, işsizliğe yol açmış, köyünde işsiz kalan halk kentlere, özellikle de İstanbul’a göç etmiştir. Büyük kentlere göç eden Anadolu kadını, çarşafını başındaki tülbendi, şalvarını, yöresel kıyafetini zamanla şehir yaşamına adapte etmeye çalışırken, zorlanmış ve adaptasyon sıkıntısı çekmiştir. Önceleri eteğinin altına pijama giyerek daha sonrada, sadece uzun entariler giyerek, Büyükşehir’e kendi stillerinde uyum sağlamaya çalışmışlardır. Kadınlar, eşarplarından erkeklerse potinlerinden, mintanlarından ve kasketlerinden vazgeçmemiş bu kıyafetleri ile şehrin yeni parçasını oluşturmuşlardır. Köylü halkın göçü yanı sıra,ticari gelişmeler, savaş sonrasında ya da ‘iaşe politikası’ sayesinde birden zengin olan Anadolu aileleri de bu göçün bir parçası olmuş, hızla zenginlik sonucu aileler, kalabalıklar halinde pahalı semtlerde köşk ve yalı tarzı evler alarak İstanbul’a yerleşmişlerdir. Büyük şehir insanı ise bu ailelerin göçlerini görgüsüzlük olarak kabul etmiş, göç eden ve şehir hayatına uyum sağlayamayan Anadolu insanına paralı ama köylü olmaktan çıkamamış anlamında ‘hacıağa’ ismini takmıştır.Hacıağaların, şehir hayatına girişleri ile şehrin genel yapısı da değişmeye başlamış, Hacıağaların kültürlerinde eğlenebilecekleri Gazino ve Pavyon kültürü de gelişen olayların akabinde doğmuştur. Kapatılan köy enstitüleri de göçün hızını artırmıştır. Anadolu insanı eğitim alabilmek, çalışmak ya da çabuk zengin olmak için Büyükşehirleri tercih etmiştir.

1950 kadını, savaş sonrası yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeni ile önceki dönemlere ait kıyafetleri de kullanmıştır. Gelişmekte olan sanayii ile kullanımı kolay kumaşlar, pilili etekler, ütüsüz de giyilebilecek yıka-giy gömlekler, dar kalem etekler gardıroplar da yerlerini almaya başlamıştır.1950 kadının o yıllardaki popüler stili, olgun ve seksi görünmedir. Kadınlar, göğüslerini kaldıran, belini ince gösteren korseler kullanmış, bedenine sıkı sıkı oturan etekleri içinde yeni görüntüler sergilemişlerdir.

1953 yılında modayı etkileyen yeni bir hareket gözlenir. Ceketler kullanılmamaya, pantolon üstüne çıkartılmış gömlek ve t-shırtler popüler olmaya başlamıştır. T-shırt, iç giyim unsuru olmaktan çıkıp James Dean ve Marlon Brando örnekleri ile artık dış giyim unsuru olmuştur. Rengârenk, egzotik bitki desenli ‘hawaii’ modeli gömlekler, Amerikanlaşmanın getirdikleri arasında yer almıştır. Serkeş olarak adlandırılan bu moda, klasik giyim anlayışına meydan okunmuş ve sıra dışı bir tarz yaratılmak istenmiştir. 1950 erkeği ise, giyim-kuşam modasında şu görüntüyü çizmektedir. Kruvaze ceket, ağırbaşlı pantolonlar erkek giyiminin popüler giyinişidir. Süet yaka, Kep, Melon Şapka, birbirine uygun, mendil, kravat, eldiven ve ütü izi belirgin pantolonlarda duble paça kullanılmıştır. 1950’lerin diğer yeniliği ise Blue Jean’dır. Blue Jean şöyle bir üslupla tanıtılmaktadır.
‘…hali vakti yerinde ailelerin garabet düşkünü oğulları ile amele, işçi ve ayak takımı arasında rağbet görmüştür.’
Gelişmekte olan teknoloji ve sanayi, yapılan yeni keşifler, Petro-kimyasalın kullanımı ile oluşan Naylon, Poli-Akrilik Polyester kökenli kumaşlar, ilerleyen yıllarda rahatsız, hava almayan özelliklerinden yadırganacak olsa da, keşfedildiği yıllar için büyük yenilik ve kullanım rahatlığı oluşturmuştur. Kadınlar ütü istemeyen bu kumaşları kullanmış, ancak özel günlerde ya da işe giderken, eskiden kullandığı doğal kumaşlardan vazgeçmemiştir. Savaş sonrası liberalleşen İtalya dünyaya açılmış, 1955 sonrasında erkek giyiminde söz sahibi olmuştur. İtalyan erkeği, kısalmış ceketi, diz üstünde pardösüsü, daralmış paçalı pantolonu, beyaz gömlek, ince kravat ve deri ayakkabıları ile Amerikan Modasına rakip olmuştur. Türkiye, erkek giyiminde, İtalyan erkek stili çok beğenmiş, bu şekilde sokaklarda görülmek Türk erkeği için statü olmuştur.

Yves Saint Laurent 1953

1957 yılında, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi bünyesinde, dekoratif sanatlar bölümü ‘Kumaş Desenleri Atölyesi’ ve yine aynı dönemlerde 1958 yılında ‘Baskı Atölyesi’ kurulmuştur. 1950’li yılların tekstil adına en önemli olayı, Kız Sanat Enstitüleri olarak açılan ancak, ilerleyen yıllarla olgunlaşma enstitüleri olarak anılacak okulların kazandıkları başarılardır. Bir sene öncesi Akdeniz kıyılarında yapılan defileler de büyük alkış toplayan enstitüler, bu kez Amerika Birleşik Devletleri’nden davet almıştır. Türk basını modadan söz ederken ‘Türk Modası’ ibaresini kullanmaya başlamıştır.1950 ve 1960 yıllar arasında Türkiye, batıyı takip etmiş kendine has bir moda üretme çabası içine girmiştir. Kullanılan malzeme, motifler ve kumaşlar Türk kültürüne has şeklinde bir araya getirilmiş ancak batı modasından asla kopukluk yaşanmamıştır. 1958’de Fransa’dan yeni bir giysi modası haberi gelmiştir.Yves Saint Laurent adlı genç modacı, Dior’un tahtına oturmuştur. Yarattığı kadın modası, kadına çocuksu bir hava katmıştır. Bu tarz moda çevreleri tarafından çok beğenilmiş ve Fransız modasında yeni bir pencere açılmıştır. 1950’li yıllarda terziler, giysi modasına hâkim olsalar da, terazinin diğer kefesine yavaş yavaş Konfeksiyoncular oturmaya başlamıştır. Bu yeni gelişimle ilgili
haberler sürekli gazeteler de yayınlanmıştır.

Türkiye de, 1950’lere damgasını vuran üç ünlü ses sanatçısı vardır. Safiye Ayla, Müzeyyen Senar ve Hamiyet Yüceses. Bu üç kadın sanatçının davranışları, giydikleri kıyafetler ve sahne kostümleri döneme damgasını vurmuştur. Üç ünlü kadın, sadece ısmarlama–terzi ürünleri giymişlerdir. Bu büyük isimlere hitap edebilen modacılarsa kendilerini şanslı sayarak reklamlarını yapmışlardır. Hamiyet Yüceses’in ilk terzisi Maksut Varol’dur. Daha sonra Maksut Bey vefat edince, Yıldırım Mayruk, Hamiyet Hanım’ın terzisi olur. Hamiyet Hanım vefat ettikten sonra tüm elbiselerinin bir odada sergilenmesini ister ancak bu isteği gerçekleştirilemez.

DÖNEMİN TERZİLERİ

Mualla ÖZBEK

Mualla Özbek, terziliği Almanya’da öğrenir. Parasal sıkıntılarından dolayı Almanya’da öğrenmiş olduğu terzilik mesleği ile sektöre girmiştir. Mualla hanım, dönemin terzileri için popüler olan Mısırlı Han’da kendine
atölye açmıştır. Mualla Hanım gibi birçok ünlü terzi de bu handa faaliyet göstermektedir. Madam Fegara, Nedret hanım, kürkçü Salvator vb. Mualla Hanım, diktiği işlerinde dikkat çekmeye başladıktan sonra ‘Yeni
Melek’ ‘Fitaş’ sinemalarında filmden önce küçük defileler düzenlemiştir. O dönemlerde adı geçen mekânlarda bulunmak çok popülerdir. Bu mekânlarda bulunmak ne giyileceği konusunda hazırlanmak haftalar sürebilmektedir. Mualla Özbek için 1961 yılında, defile serüveni başlamış olur. Mualla Özbek, zamanla daha büyük defilelere imza atmıştır. Bu defileler, bir sunucu tarafından, kıyafetin ismi ile takdim edilmeye başlanmıştır. Mualla Hanım, sahne kostümlerinde de başarılı olmuş ve adını duyurmuştur. Ajda Pekkan, Gönül Yazar, Behiye Aksoy, Müzeyyen Senar gibi büyük isimlerin, sahne kıyafetlerini de dikmiştir. Aynı zamanda devlet erkânına da kıyafet dikmiştir. Atölyesinde, devletin başındaki kişilerin eşleri ve ünlü sanatçıları sürekli ağırlamaktadır. 1960 yılında ihtilal olunca, müşterilerini kaybedip krizden etkileneceğini düşünen Muallâ Hanım, bir ilki gerçekleştirip İstanbul’un Harbiye semtinde bir hazır giyim dükkân açar ve adını da Mualla Butik koymuştur.

Übeyde BOZYİĞİT

Übeyde Bozyiğit tasarımlı
bir kıyafet.

Übeyde Hanım balayı için gittiği Fransa’da bir terzilik okuluyla anlaşıp yurda döner. Okulla anlaşmasının nedeni daha terzi olmadığı zamanlarda gittiği bir balodur. Baloda, gecenin en şık bayanına sürpriz hediye verilecektir. Ödüle Übeyde Hanım layık görülür. Dönemin meşhur terzisi Halit Adam’dan bir tayyör kazanır. Tayyörün provalarına gidip geldikçe, kararını verir terzi olacaktır. Anlaştığı okul ‘Ecoles dela Chambre sSyndicale de la Couture Parisienne’dir. Okula başlar, gün içinde17:30’a kadar okulda eğitim alır. Sonra da Anjeli’nin terzihanesinde bilmediklerini öğrenmeye gider. Kendisine Kup, Prova Kreasyon hazırlama gibi bölümlerden ders alması tavsiye edilir. Okulu bitirince yurda döner. Şair Nigar sokaktaki atölyesinde, beş çayı sonrası ufak defileler yapmıştır O zamanlar defileler pek nadir olduğu gibi otellerde özelliklede Hilton Oteli’nde gerçekleştirilmiştir. Übeyde Hanım, o sıralar açılan modern bir diskotek de defile yapmaya karar vererek yeniliklerin öncüsü olmayı hedeflemiştir. Übeyde Hanım, atölyesinde hizmet vermeye başladığı zamanlarda, işleme bölümü olmadığı için, işlemelerini meşhur işlemeci Bayan Galiyle yaptırmıştır.Aradan geçen zaman broderi’nin de atölyede büyük eksiklik olduğu ortaya çıkmıştır, üstelik Bayan Galinin atölyesi de kapanmıştır.Bunun üzerine Paris’te bulunan, dünyaca ünlü Lesage atölyesi ile anlaşmıştır Atölye kurmak kolay değildir. Bunun için büyük sermayeler, iyi eleman ve konunun uzmanı gerekmektedir. Übeyde Hanım, işleme atölyesini kurmuş, sahne sanatçılarına ve özel müşterilerine işlemeler yapmaya başlamıştır. Kıramadığı meslektaşlarının işlerini de atölyesinde yapmıştır. Übeyde Hamım’!a göre, ‘işleme, kıyafetin bir parçasıdır. İlk görüşte parlamayan ama klas olan işlemeler vardır.Bu stildeki işlemeler, hanımlara hitap etmektedir’ Tabii ki bir elbiseyi hayata geçirmek kolay değildir. Önce model belirlenir, müşterinin ölçüsüne göre, kumaştan mankenin üzerine Tual hazırlanır. Bu işlemi yapan kişiye ‘Tualist’ denir. Modelin aynısı ucuz bir kumaştan, ya da Amerikan Bezi’nden mankenin üzerine kulplarına kadar yapılıp iğnelenir. Avrupa’da ise, tasarımcı ile Tualist farklıdır. Haute Couture ise, özel dikişle kişiye dikilmiş kıyafettir. Terzinin gözünün kuvvetli olması gereklidir. Kaliteli dikişten anlayan, hiç olmazsa kurs gören kişinin Haute Couture alanında çalışmaları ve ürün vermeleri daha doğrudur. Coutuer ise tasarımcıdır, yani ‘Kopist’ terzidir. Modeli tasarlayan, ya da birebir kopya eden kişidir. Terzi, müşterisinin isteğine göre model çizerse, o zaman yaratır tasarımcı olur.Paris’te ise, üç ayda bir koleksiyon hazırlanmaktadır. Buradaki gençlere ya da Haute Couture için eğitim verilip okullardan sonra, büyük yerlerde çalışma fırsatı yakalamaktadırlar. Übeyde Hanım, o zamanlarda, meşhur sinemaların prömiyerlerine katılırken şapkasız ve eldivensiz gidilmediğinden, Galatasaray’daki şapka atölyelerinin sipariş yetiştiremediklerini, siparişler için sabahladıklarını ve en meşhur şapkacının Pierre olduğunu belirtmektedir. Übeyde Hanım, uzun zaman sanatçılarla çalışmış. Filiz Akın, Hülya Koçyiğit İstanbul sahnelerine ilk onun elbiseleriyle çıkmıştır. Übeyde Hanım,Emel Sayın, Türkan ve Nazan Şoray, Neşe Karacaböcek ve Gülriz Sururi ile çalışmıştır. Gülriz Sururri’nin Sokak kızı İrma tiyatro oyunu için kıyafetini hazırlamıştır. Gülriz Hanım’la, eskiye dayanan dostlukları vardır. Aynı apartmanda oturan arkadaşların ikisi de, dikişten iyi anlamaktadır. İlk elbiseyi Übeyde Hanım, Gülriz Hanıma daha atölyesi yok iken dikmiş sonra Gülriz Hanım’ın nikâh kıyafetini de hazırlamıştır Asıl branş’ı gelinlik ve nişan kıyafetleri olduğunu belirten Übeyde Hanım, tasarımlarını da kendisi çizmektedir.

Suat AYSAN

Mardin’de doğmuştur. Çocukluğundan beri modayı çok sevmiş ve ilgilenmiş, annesinin ‘bir hanımefendi ne kadar imkânı olursa olsun her şeyi bilmelidir’ sözü ile büyümüştür. Ortaokula giderken, biçki nakış kursuna gitmiş ve neredeyse terziliği öğrenmiştir. Beyoğlu’nda kendine atölye tutuğunda, 25 yaşına basmıştır. Turhal Han’da, çatı katında 250 liraya elbise dikmeye başlamış ancak manto, tayyör dikişi bilmediği için çok yüksek maaş alan bir kalfa tutmuş,bu anlamda yatırım yaparak kısa sürede mantoları ile meşhur olmuştur. Diktiği bir gelinlik, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanınca kısa sürede tanınmıştır.1958 yılından beri gelinlik diktiğini ve en çokta gelinlik dikmeyi sevdiğini belirtmektedir. İlk müşterileri arasında Belgin Doruk’ta yer almıştır Belgin Doruk’a ilk diktiği kıyafet, filmde kullanılmış ve diğer tüm film kıyafetleri Suat Aysan tarafından oluşturulmuştur. Hülya Koçyiğit’in ‘Susuz Yaz’ filmi için katıldığı Venedik Film Festivalinde, kullandığı giysilerde Aysan’ın imzasını taşımıştır. Ancak, kendisi gelinlikleri ile ünlenmiş ve kişiye özel tasarımlar yapmıştır. Birçok ünlüyü giydirmiş ve gelinliklerini hazırlamıştır Yurtdışından da birçok kişiye özel elbiseler dikmiştir.Fransız ‘Vogue’ dergisi için hazırladığı giysiler çok ilgi çekmiştir.Suat Aysan, çok farklı bir çalışmaya imza atmış ve Türk sporcularının 1968 Meksika olimpiyatlarında giydirmiştir. Olimpiyatlar da, en beğenilen 5 giysiden birinin Türk takımına ait olduğu haberi Meksika televizyonunda yayınlanmıştır. Suat Aysan, Cemal Bürün’ün meşhur olduğu Lütfiye Arıbal’ın, Mualla Özbek’in Mısırlı Handa çalışmalarının sürdüğü bir dönemde, terziliğe başladığını belirtmektedir. Aysan, dönemin önemli ismi terzi Gisella ile tanıştığını ve iyi dost olduklarını onunla tanışmanın çok önemli olduğunu belirtmektedir. Aysan, Übeyde Bozyiğitin başarılı bir işlemeci olduğunu ve bu piyasaya çok işlemeci yetiştirdiğini de sözlerine eklemktedir. Aysan meslektaşlarını çok beğendiğini ancak Yıldırım Mayruk’u farklı bulduğunu söylemektedir. Suat Aysan ise kumaş ile tasarım yaptığını belirtirken, kumaşı müşterisinin üzerinde deneyerek şekillendirdiğini belirtmektedir. “Çizilen tasarımın, kumaşta nasıl duracağını sürpriz sonuçlar da verebilir, kişinin üzerine attığı kumaşla oynuyor sonra makas oyunları ile elbisenin temelini oluşturuyorum. Sonra kumaşı kesiyor ve dikiyorum” diye yaptıklarımı belirtmektedir. Suat Aysan ilk defilesini, 1961 yılında yapmış manken olarak ta olgunlaşma enstitüsünün öğrencilerini kullanmıştır. Modacıyı, bir kişinin fiziki yapısını, sosyal yaşantısını modaya uygulayan kişidir diye açıklarken, Modacının dikiş bilmesinin gerekli olmadığını, ancak bazı zorluklarla da karşılaşılacağının, akıldan çıkartılmaması gerektiğini de belirtmektedir.

Reklamlar

One Comment Kendi yorumunu ekle

  1. feledene dedi ki:

    Yıllara göre moda yazılarınız çok hoşuma gitti, emeğinize sağlık 🙂

    http://fulden-kumsal.blogspot.com

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s